Beyoğlu gündüzleri onlara yasak!

Travestiler sizin için ne ifade ediyor, yaşadıkları şiddete gülüp geçiyor musunuz ya da İstanbul’un Nişantaşı ve Şişli semtinde geçen ekim ayında dört travestinin peş peşe boğazları kesilerek öldürüldüğünü ve birinin de ağır yaralandığını hatırlıyor musunuz? Cumhuriyet gazetesinden Ali Deniz Uslu, Lambdaistanbul Derneği’nden travestilerle konuştu.

Travestiler sizin için ne ifade ediyor, yaşadıkları şiddete gülüp geçiyor musunuz ya da İstanbul’un Nişantaşı ve Şişli semtinde geçen ekim ayında dört travestinin peş peşe boğazları kesilerek öldürüldüğünü ve birinin de ağır yaralandığını hatırlıyor musunuz? İstanbul Travestileri yaşanan ölümlerin yalnızca gözle görülenler olduğunu hatırlatıyor, yaşadıkları şiddetin ve toplum tarafından yalnızca “fuhşa layık” görülmelerinin nedenini sorguluyorlar. Cinayetlerin soruşturmaları sürüyor. Bu konuda bilgi almak için başvurduğumuz İstanbul Emniyeti ise “talebimizin uygun olmadığı” gerekçesi ile yanıt vermedi. Biz de Lambdaistanbul Derneği’nde travestiler ile buluştuk. Tedirgindiler. İsimlerini vermekten, resimlerini çektirmekten çekindiler, ama sokakta onları bekleyen ölüm tehlikesinden değil, polisin yapacağı baskınlardan korktukları için gizlenmeyi tercih ettiklerini söylediler.

Biz uzaydan mı geldik?

Belgin

Geçen bir ay içinde dört travesti öldürüldü. Tüm bu vahşet kısa haberlerle geçiştirildi. Bizler oy verme zamanı vatandaşız da normal zamanda değil miyiz? Bu konuda niye kapsamlı araştırmalar yapılmıyor? İşler daha da kötüye gidiyor. Medya ise bizi yalnızca, “travesti dehşeti!”, “travesti terörü!” başlıkları ile haberlere yansıtıyor. Bu ne kadar adil bir davranış? Yasalarda insan yerine konuluyoruz ama sokakta, özellikle karakolda kimsenin gözünde insan değiliz. Başbakan, “işkenceye sıfır tolerans” derken insanlar her yerde şiddet görüyor. Yeni kanunların da polise tanıdığı şiddet hakkı iyice arttı.

Biz dernek olarak üyelerimiz için pek çok işyerine iş başvurusu yaptık. Telefonlar yüzümüze kapatıldı. İş başvurularında bize insan değilmişiz gibi bakıyorlar ve “sen fuhşa layıksın” yaftası yapıştırıyorlar. Bunu yapanlar bu işi severek mi yapıyor? Bu insanlar yaşamak zorunda, aralarında doktorlar, mühendisler var ama mesleklerini yapamıyorlar. Bu insanları dövelim, sövelim, iş vermeyelim, şiddet uygulayalım. Bu nereye kadar gidecek? Zaten toplumun baskısı altındalar. Lafa geldi mi hukuk devletiyiz ama gerçek hayat böyle değil. Biz dernek olarak çok emek harcıyoruz, ama valilik derneğin kapatılması için uğraşıyor. Neden olarak ise “Türk toplumunun aile yapısına uygun değiliz” bahanesini öne sürüyor. Bizim de ailemiz vardı, biz uzaydan mı geldik?

Şimdi yeni anayasaya “cinsel yönelim ve nefret suçlarını” koymak istiyoruz ama bu görmezden geliniyor. Demek ki kabul etmeyecekler. Eğer bu hakikaten sivil ve halkın anayasası ise tüm insanlarını kapsamak zorunda. Travestilerle ilişkiye girip, onları öldürenler, Baki Koşar’da olduğu gibi daha sonra ceza indirimi ile ödüllendiriliyor. Zaten ölenler travesti ve transseksüel ise dosya kısa zamanda kapatılıyor, sonra da “katiller aramızda” diye çığırtkanlık yapılıyor. Elbette aramızdalar. Suçlular aramızda, evet, çünkü onlara göre suçlu biziz!

Dürüstlük kimsenin tekelinde olmayan bir şey, namus da öyle. Herkesin şerefi ve haysiyeti var ama bizler karakola düştüğümüzde, şerefsiz, haysiyetsiz, namussuz oluyoruz. Ayrıca, Festus Okey’in Beyoğlu Emniyeti’inde öldürüldüğünü de unutmuyoruz.

Prezervatif bulundurmak suç!

Gül

Bundan iki ay kadar önce yedi sekiz arkadaş evde akşam yemeğimizi yiyorduk. Kapı çaldı. Kapıyı çalanın polis olduğunu anladık, çünkü polis kapıyı nasıl çalar iyi biliriz. Herkesin lokması boğazına takıldı. Beyoğlu polisi kapıyı açmamla birlikte içeriye daldı. Polisler, “Ne yapıyorsunuz burada?” diye sordu. Ben de sofrayı gösterdim ve “Yemekteyiz” dedim. Polisler bu sırada evi aramaya başlamıştı. Birkaç arkadaşımızın çantasından prezervatif çıktı. Polisin biri “Bunlar suç!” dedi. Bu yüzden ertesi güne kadar karakolda kaldık, hakarete uğradık ve evimiz mühürlendi. Sırf travesti olduğumuz ve çantamızda prezervatif bulundurduğumuz için başımıza bunlar geldi. Artık evimizde bile huzursuzuz. Sokaktakilerden şikâyetimiz yok, onlar bize, biz onlara alıştık. Onlar da bize yapılanları görüyor ama bir şey diyemiyorlar. Mesela bir gün bir arkadaşımız evinin kapısında, alışverişten dönmüş, kapısını açmaya çalışırken bir ekip tarafından gözyaşartıcı spreyle baştan aşağıya yıkandı. Herkes buna şahitti ama kimse sesini çıkaramadı. Sanki sinek ilacı sıkıyormuş gibi görünen ekip de hemen kayboldu. Ben de yolda giderken sözlü tacize uğradım, adamın teki arkamdan “dönme, travesti, i…” diye laf atıyordu. Gördüğüm ilk polis arabasının yanına yanaştım ve olanları anlattım. Polis memuru “sen zaten i… değil misin?” dedi. Donup kaldım. Yani polis bile sokakta bizi korumuyorsa, biz kime güveneceğiz?

Herkes gibi yaşayamamak…

Sude

Ben bir gece kulübü işletiyorum. On yıldır da karakolun sokağında oturuyorum. Pek çok sivil ve üniformalı polis beni tanıyor. Bu yüzden genelde fazla sorun yaşamıyorum ama bir keresinde İstiklal Caddesi’nde bir travesti arkadaşım ile kahvaltı yapmak için çıktığımda polisler gelip bize “Bu saatte, bu cadde size yasak” dediler. Bu canımızı çok acıtmıştı.

Öteki görülmenin zorluğu

Neşe

Önyargılara ve “öteki” görülmeye o kadar alıştık ki çoğu zaman bunlara gülüp geçmek zorunda kalıyoruz. Bize ölümün nasıl geleceğini bilemiyoruz. Bu son olaylar da bizi iyice tedirgin ediyor. Yani artık yaşadığımız sorunlar kadar yaratılan sorunlarla da uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Hayal ürünü tutanaklar

İsmini vermek istemiyor

Bana da bir gün bir mahkeme kâğıdı geldi. Gelen kâğıtta “Tarlabaşı Bulvarı’nda Yoğurtçu Faik Sokak’ta bacağımı ve göğsümü açıp ‘saati çok ucuz, gel'”dediğim yazıyordu. Bunu okuyunca şok oldum. Çünkü yapmadığım bir şey üzerinden suçlanıyordum. Bana kalırsa artık tutanaklar yazanların hayal gücüne kalmış.

Sözün bittiği yer

Esin

Geçen yıl “robocop” denen polis timleri beni çok taciz ediyorlardı. Bir keresinde de bir polis arabasına zorla bindirdi, bana ilişki teklif etti. Böyle bir şeyi kabul edemeyeceğimi söyledim. Beni karakola götürmekle tehdit etti. Beraber karakola gittik. Beni sözle taciz etmeye devam etti. Ben de amirine şikâyet ettim. Amirin cevabı beni susturmaya yetti; “Herkese veriyorsun, bir kere de ona ver!”

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Ötekileşen kelimeler diyaloğu

“Şişman”, “Domuz Gribi” ve “Eşcinsellik”… Bu kelimeleri özellikle seçtim. Bu üç kelime birbirlerine ne kadar uzak gibi görünseler de aslında iç içe geçmiş “ötekileştirme” dürtülerini barındırıyorlar.

“Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff. Nefes ver, Nefes Al. Haaa püüüüüffff.” Ebru Şallı’dan geçenlerde akla zarar pırtlama dinliyoruz. “Şişman kadın güzel değildir” diyor. Meğer nefes alıp vermekten başka düşünme yetisini de kullanabiliyor. Böylelikle zayıflayıp kemiklerini göstere göstere “Zenci Poposu” isimli son pilates video albümüne güzel bir reklam sağlıyor. En bedavasından… Tüketim çılgınlığı insanın kendisini tüketmeye kadar varıyor. Yalnız burada çok önemli bir işe daha yarıyor bu açıklama. Şişmanlara yapılan ve geleceğin ayrımcılık listesinde olan bir ötekileştirmeyi de açığa çıkarıyor.

Domuz Gribinde ise durum çok daha vahim. Hepimiz öleceğiz muştulamaları sallayan medya bir yandan felaket çığırtkanlığı yaparken diğer yandan da (medyanın en büyük ortağı olan) izleyiciyi birbirinden korkmaya doğru yönlendiriyor. Otobüslerde, hastanelerde, pastanelerde, iş yerlerinde herkes korkuyor ve grip olan biri halka açık bu yerlerde anında ötekileşiyor ve dışlanıyor.

LGBTT’ler, bizzat yaşadığımız ya da şahit olduğumuz üzere öteki olmayı her zaman yaşıyor. Ancak tüm ayrımcılıklardan farklı olarak nefret suçunu sürekli yaşayan ötekilerden.Dün akşam Müjde Ar, “Güzel Sohbetler” programında Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin sonradan travesti olmasını gazlamasını konuşuyor. Hiç beklemediğim halde Erol Büyükburç’tan “Benim her yönelimden çalıştığım arkadaşlarım vardı ve biz yönelimlerini sormazdık sadece yaptığı işe bakardık” açıklaması geliyor. Öte yandan Müjde Ar, travestiler beni çok sever açıklaması yaparak bonusları alma çabasında. Ardından günün bombası inceden inceden Müjde Ar’ın “program yardımcı sunucusundan” geliyor. Nurgül Yeşilçay’ın sonradan travesti olan sevgilisi için “Allah acil şifalar versin” temennisinde bulunuyor. Kısaca Nurgül Yeşilçay’ın ilk sevgilisinin travesti olduğunu söylemesinden medyada kaç kişi kazanıyor…

Oysaki çok az kişi medyada Travesti ve Transseksüel cinayetlerini konuştu. Eğer medya görevini gerçekten tam olarak yapmış olsaydı bu cinayetlerin önüne en baştan geçilebilirdi belki de. İstisnalar kaideyi yine bozamadı maalesef!

Bundan da öte “ulusal” medya LGBTT haberlerinden eğlence ve bonus kazanırken, mütedeyyin kesimden bazıları ise nefret suçunu saçmalayarak işliyor. En son okuduğum yazı… Yazının içeriğinde genel olarak anladığım eşcinsellerin domuz gribini ortaya çıkardığı, domuzların ve saksağanların eşcinsel olduğu filan…

Bu yazıyı okuduktan sonra aklıma ilk gelen deyim “Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı” oldu. Domuz, Saksağan, Eşcinsellik ve Grip nasıl bu kadar uzak kelimeler iken, birden bu kadar yakın olabiliyorlar.

Yine akılda kalanlardan çok yakın zamanda bir gazetecinin (yine mütedeyyin kesimin gazetesinden -mütedeyyin kelimesini de çok severim-) ikinci dünya savaşından sonra meydana gelen tüm savaşları eşcinsellerin çıkardığını ve eşcinsel askerlerin savaştığını söylemesi.

En üzücü olanı ise bu yazılanları okuyanların ve inananların olması. Çok katılımlı nefret suçunun işlenmesi. Nefret etmek var olmanın basit ama etkili bir yolu bazıları için.

Sonuç olarak Ötekine duyduğumuz nefret ve ayrımcılığı sürekli tazeleyen bir dinamik var. İstisnaların kaideyi bozamadığı “medya”…

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Eşcinsellikten İşcinselliğe

Yıllarca çocuk yaştan beri çalıştırılıyorsunuz, sonra ekonomik kriz bahanesi ve sebebiyle işten “pat” diye çıkarılıyorsunuz. İşin vahametini o anda anlayamadığınız için, tazminat ve amelelikten kurtulmanın sevinciyle “Oh be kurtuldum.” bile diyebiliyorsunuz. Bir iş kolunda 20 yıl işçi olarak çalışmanın fiziksellikten öte, psikolojik yorgunluğunun ne demek olduğunu bilmeyenlerin bunu anlayabileceğini de sanmıyorum. Çünkü insanlar çeşitli avantajları nedeniyle sabretmek ve katlanmak zorunda kalmayabilirler iş dünyasının zorluklarına. Cinsel yöneliminden dolayı çalışma arkadaşın tarafından “mobbing” denilen yıldırma politikasının ne olduğunu bilmekte fayda var. Zaten toplumsal bazda bir defonun olması zincirleme olarak bütün insanların ve olumsuzlukların çorap söküğü gibi üzerine gelmesine neden oluyor, hatta paranoyaklaştırarak seni ister istemez hataya, tepki göstermeye, pes etmeye zorluyor. O yüzden de kurtuluşu kovulma şeklinde de olsa serbest kalmakta buluyorsun.

Bazıları, “Eşcinsel olarak iş bulup çalışabildin de, burumsuyor musun?” diyerek zorluklara göğüs germemeyi eleştirebilir. Anlıyorum, hele-hele bunu 40 yaşından sonra işsiz kalınca daha iyi anlıyorsun. Artık iyi iş koşullarını boşver, bedeninin kaldırabileceği her türlü işe bile razı oluyorsun ama ne yazık ki yaş, cinsiyet, görsellik, özellikle “tanıdık” gibi kıstaslar sebebiyle iş bulmak imkansız hale geliyor. Aynı iş kolunda köreltilip başka alanlarda tecrübe de edinmemişsen o yaştan sonra vay haline. Enayi gibi kullanılacak yaşı geçtiğin için artık söz geçirilemeyeceğinden iş bulamayacağını, en kötü iş ve en zor koşullarda bile çalışmaya razı olacağını bildiklerinden, seni itin-köpeğin rezili ediyorlar, hatta tanıdık olmayınca iş kapısından içeri bile sokmuyorlar.

Yıllarca 10-12 saat çalışırken itiraz ettiğin çalışma süresini, birden uyku dışındaki tüm zamanı kapsayacak şekilde 16 saate yükseltiyorlar. İnsanlığını, insan olduğunu kaale alan olmuyor. Her şeyin para demek olduğunu işsiz kalınca anlıyorsun. Hatta bir vebalı bile gibi davranılabiliyorsun muhtaç olduğun anlaşılınca, arkadaşların tarafından bile. Çevren sürekli eleştiriyor “İş beğenmiyor, bile-bile çalışmıyor.” diye. Herkesin gözünde “işgötü” olmayan biri haline geliyorsun 20 yıllık ameleliğin unutularak. Gerçi ekonomik zorlukların yanında kimin ne dediğinin önemi bile kalmıyor ya.

İş bulamamışlığına eşcinselliğini kendin bahane etmek istemiyorsun ama belki de en önemli sebebi o. Çünkü bilinçli bir eşcinselsen, bilindik anlamda erkek rolü yapamıyorsun ve anlaşılıyorsun. Hele açık bir eşcinselsen ve tanınıyorsan, tanıdığın işverenler bile yüzüne bakmıyor.

Hep hayalini kuruyorsun kendini gerçekleştirebileceğin dönemin gelmesini bekleyerek amele olduğun süre boyunca ama hayallerini gerçekleştirmek üzerine bir gelecek inşa etmezsen, ta en başından hayallerini gerçekleştirme fırsatını hiç yakalayamıyorsun. Çünkü en başta mecburiyetten, yol bilmezlikten de olsa kölelik gibi işçiliği tercih etmişsen, bu esaretten kurtulmak ne yazık ki en fazla geçici bir süreliğine mümkün oluyor. Sonrasında köle kadar bile değerin kalmayıp, aç bile kalabiliyorsun.

Uygulamada Türkiye’de işçi hakları daha hâlâ 1919 yılında Çalışma Örgütü’nün aldığı kararlardan bile muhaf tutuluyor çalışma süresi olarak. Çünkü o yıllarda bile günde 8, haftada 48 saat çalışma mecburiyeti varmış. Hâlâ günümüzde günde 16 saat ve haftanın 7 günü işçileri çalıştıran işletmeler var. İnsanlar açlıktan ya itiraz edemiyorlar, ya da itiraz etseler bile ellerine işsiz kalmaktan başka bir şey geçmiyor. Karl Marx bir insanın günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için 6 saatin yeterli olduğunu söylerken, günümüz Fransa’sında haftalık çalışma saati 35 saat. Bizde ise internet çağında haftalık çalışma saati bazı yerlerde 112 saati bulabiliyor. Şaşıranlarınız olabilir ama cahilliğinize veya dünyadan bihaber yaşamışlığınıza veriyorum bunu.

Bu ülkede işveren demek Tanrı demek, işçi demek dünyada akıllı geçinenlere hizmet etmek için gelmiş, sosyal hayatı başlarında saman torbasıyla sadece karnını doyurmak olan bir hayvan demek!

Bu ülkede insanların çoğu, işverenlerin tatil keyfi ve görgüsüzlüklerini tatmin etmek için enayi olmak zorunda bırakılıyorlar. Sonra da kişi başına milli gelirden, dünya ekonoımi sıralamasında 16.lıktan bahsediliyor. Birilerinin cebindeki parayla nasıl benim milli gelirim hesaplanabilir ki? Kişi başına gelir zenginin cebindekiyle yıllık 100 bin dolar olsa bile, bunun bana ne gibi faydası olacak ki “hep bana”cılık yüzünden gelir dağılımındaki uçurum yüzünden? Biz hâlâ çok çocuk yaparak işçi köleler yetiştirelim, birilerine bağımlı hale gelelim ve eğitimden yoksun cahil-cahil karnımızı doyurduğumuza şükredelim. Birileri de bu durumdan istifade kralcılık oynayarak dünyaya hükmetmeye çalışsın.

Benim insanlığın kalmadığı bu dünyada, teşvik veya istihdamın politikacıların sadece politik bir söylemi olduğuna inanıyorum. Doğru bir ekonomik programı uygulayabilmek için ne yazık ki önce nüfus planlaması ve eğitim duyarlılığının olması gerekiyor. Ekonomik politikaların uzun vadede ve tüm dünyaya etkilerini, faydasını-zararını düşünebilecek bir bilgi birikimiyle uygulanması gerekir. Yoksa babadan-oğula geçen geleneksel tecrübelerle birilerinin cebindeki parayı veya karnı aç olanın hakkını fırsattan istifade kendi hanene yazdırarak hakkaniyetli ve gerçek bir gelir elde edilmiş, doğru-faydalı evrensel bir ekonomi yapılmış olmaz. Bu olsa-olsa birilerini açlıktan öldüren hırsızlık olur.

Seks işçiliği yapan eşcinselleri anlamak da işte bu döneme denk geliyor. Çünkü eşcinseller dahil insanların tamamına yakını seks işçilerinin zevk için gönüllü fuhuş yaptığını zannediyorlar ki, seks işçileri toplumun her biriminde bu düşünceye paralel muamele görüyorlar, hatta seks işçisi olmayan bazılarına bile aşağılamak için seks işçisi muamelesi yapılıyor. Ben burada toplumsal erkeklik dışında kalan herkesin, kutsal bir kurum dayatmasıyla, karın tokluğuna “bu işi” yaptığını ama normalleştirildiğini, alenen yapanların fahişe olarak adlandırıldığı sosyolojisine de girmek istemiyorum aslında. Sizce de bazı cinsiyetlerin ellerinden tüm sosyal haklarının alınarak karın tokluğuna bağımlı hale getirilmesinin başka bir açıklaması olabilir mi? Çünkü dışarıda çalışmayıp evde bekleyenlerin görevi ne oluyor hizmetçilik ve seksten başka? Ner’de sosyal güvence, ner’de sosyal haklar, ner’de sosyal yaşam?

Travesti arkadaşlarımdan birisi, fuhuş yapmak zorunda bırakılan eşcinsellerin sorunlarına değinmemi istedi. Ona da söylediğim gibi herkes gerçekleri biliyor ama namus bekçiliği bahanesiyle kendi ahlaksızlıklarını ört-bas etmeye çalışıyor. Yoksa fuhuş tek başına yapılan bir iş olmadığı gibi, ayrıca arzdan çok talep meselesi. Fuhuşa karşı çıkanlar fuhuş yapmaya çıkmasa fahişeler herhalde fahişelik yapmazlar. Pardon bazen de, seks işçiliği gibi kibarca kelimelerle cümle kurmak içimden hiç gelmiyor. Sonunda yapılan iş belli, adının kibarcası mı normalleştirecek algıları?

Facebook yetkililerinin sayfasını sürekli kapatmasından şikayetçi o da diğer eşcinseller gibi. Yorulmuş Facebook ahlakçılarıyla mücadele etmekten ve tekrar heteroseksist çalışma hayatına dönmeye karar vermiş ama ilk denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış. Nasıl mı? Daha önce tekstil sektöründe çalışmışlığından kazandığı beceriyle dikiş dikmesini bildiğinden, gene bir tekstil fabrikasına başvurmuş çalışmak için. Hatta bir travesti olarak işveren kabul etmiş bunu işçi olarak. Ama gel gör ki diğer işçiler, etrafına toplanıp 70’li yıllarda köy yerine gelmiş siyah-beyaz televizyon gibi (Renkli mi deseydim acaba?) işi-gücü bırakıp onu seyretmeye başlamışlar. Hadi kolaysa o psikolojiyle siz çalışın bakalım? Tabi ki aynı gün kendi isteğiyle bırakmak zorunda kalmış işi. Şimdi naylon-plastik gibi atıkları dönüştürme fabrikasında çalışacakmış.

Şimdi toplumda eşcinsellerin kolay yolu seçtiklerine, gönüllü fuhuş yaptıklarına dair bir önyargı vardır ya, bilmezler fuhuş yapıncaya kadar neler yaptıklarını, nelerle karşılaştıklarını. Onlara göre eşcinseller doğar doğmaz erkek peşinde koşan seks arsızlarıdır. İş dötü yoktur onlarda. Oysa çevremde eşcinsel olup da çalışma hayatına girmemiş bir arkadaşımı tanımıyorum ve bir çoğu da hâlâ bütün ayrımcılıklara rağmen çalışmaya devam ediyor. İş yerlerinde erkeklere erkeklikleriyle ilgili tek bir kelime edince bile kan çıkarken, eşcinsellerin o kadar aşağılamalara rağmen sabırlarına şaşmamak elde değil.

Seks işçilerini eleştirenleri görenler de zennedecek ki, sadece seks işçisi olan eşcinsellerden ibaret eşcinsel nüfusu. Oysa bırak çalışanları, ailelerine bir baksalar ve görmek isteseler her ailede bile kaç eşcinsel var. Tabi bilmek, öğrenmek işlerine gelmez. Seks işçisi olan eşcinseller sadece daha fazla ayrımcılığa maruz kalmış ve haksızlıklara isyan edip, heteroseksist sistemde dikiş tutturamamış eşcinseller.

Onların da bu sektörde ne zorluklarla karşılaştıklarını yaşamayan tahmin bile edemez tabi. Siz hiç istemediğiniz kadar ve kişinin altına yatmanın ne demek olduğunu hissedebilir misiniz? İnsanın çalışacak bir işi olsa ve maddi sıkıntısı olmasa, istemediği bedenlerin yükünü çekmek isteyebileceğine hiç ihtimal vermiyorum. Bedenin iflas edebileceği bir sınır vardır ama seks işçiliğinde bu sınır olursa aç kalırsın. Ayrıca heteroseksist dünyanın elinden alınan ekmeğin kanlı olduğunu, bu işi yapmanın bedellerinin seks işçilerine nasıl fatura edildiğini ve ödettirildiğini biliyor musunuz? Para karşılığı seks yapmak karşındaki kişiye kendini mal olarak sunmak ve ona istediği şekilde davranma yetkisini vermek demektir. Çok kişiyle seks yapmak fantezi kurmak kadar kolay olsaydı, nefret cinayetleriyle sonuçlanmazdı açlık mücadelesi. Şiddete maruz kalan, öldürülen eşcinsel-travesti-transseksüel seks işçilerinin bunu hak ettiğini zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hem tabusal açlıklarını gidereceksin, hem de nefretlerine kurban edileceksin, sonra da “su testisi su yolunda kırılır” olacak ve ne toplum nezdinde, ne de yasal olarak hakkın-hukukun olacak.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Yeni Yetme Bir Oğlandı İşte

Okuduğu üç -beş kitabın konusunu bile bilmezdi. Canı sıkıldı mı bırakır atardı. Bu yüzden hiçbir zaman görmüş geçirmiş bir para babasının namuslu yosması olamadı. Zaman zaman çocukluğunu özlese de kardeşlerinin isimlerini bile hafızasında tutamadığını farkederdi. Ne gariptir ki takma isimler kullanmaktan, kendi ismini bile unuttuğu olurdu çoğu zaman. O; burcunun ne olduğunu bilmeyenlerdendi. Babası geç mi yazdırmıştı nüfusa ne… İşte öyle birşeydi.

Gülümsediği zaman yüzündeki ağır makyaj ona çocuksu bir hava verirdi. Donuk durdu mu yaşından daha büyük gösterir ve bu hoşuna gitmeye yeterdi. Belki de bu yüzden gülümsemeyi seçmeyenlerdendi.

Tek amacı dikkat çekmekti. Dikkat çekmek; onun için daha fazla para kazanmak anlamına gelirdi. Dar pantolonlar giymek ve penisini travestiler gibi gizlemek kendini ifade etmesine yeterdi. Ne de olsa onun ışıklı dünyanın karanlıkta kalmış insanları gibi ben’liğini saklama gibi bir korkusu yoktu.

Bulunduğu yerde penisini kestirip vajina yaptırmış arkadaşlar, transeksüeller, daha çok ilgi görüyordu. Yani; onun müşteri beklediği yerde penisini saklayanlar fazla merak uyandırmıyordu. Ya olacaktı penis ya da olmayacaktı.

Bazen olur olmadık işler geliyordu başına. En son bir polis memurundan dayak yemişti. Dirseği ve dizleri yarabere dönmüştü tek odalı; tuvaleti alaturka olan evine. Gözünden bir damla yaş akıtmadan dakikalarca yerlerde sürüklenmişti ama ağlamamıştı işte. Sadece çevresinde olanlara bir anlam vermeye çalışmıştı. Arkadaşının saçının tutam tutam, üzeri lekeli üniformasıyla bağıran o polis memurunda, olduğunu görünce, bayılmamak için zor tutmuştu kendini. Bazı arkadaşları yerlere yatıp yol kesiyorlardı. Birinin ezileceğini görecek olmak korkusuyla yerde sürüklenirken kapamıştı gözlerini. Bu yüzden ruhundan başka hiçbir yeri acımamıştı. Çocukluğunu düşündü bir süre, ona vurmaya kıyamayan babası geldi aklına. Annesi geldi.Oraları terkedişi geldi birden.
Makyaj altında tanınmayan yüzü, haberlerin bir kaç dakikasını kaplamayan görüntüleriyle, o dayak yiyen bir ibne’ydi.
Ve…
Onu yakan şehir’de, uğruna yandığı yerde, İstanbul’un da, tek odalı; tuvaleti alaturka evinde öylece kalmıştı işte.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Çağrışım Çağrışım Üstüne

Antropolog Colin Turnbull(1961), ovalardaki bir gezi sırasında Kenge isimli bir Pigmeyi rehber olarak yanına almıştır. Kenge düz arazide gördüğü sığır sürüsünün ne tür böcekler olduğunu sormuştur. Gördüğü küçük siyah noktaların sığırlar olduğuna inanmak istememiştir. Turnbull ve Kenge sürüye doğru yaklaştıkları zaman, Kenge bir büyünün hayvanları büyüttüğüne inanmıştır. Uzak nesne deneyimi olmadığı için, büyüklük değişmezliğini* algılayamamaktadır. (Psikolojiyi Anlamak, Morris, 2002)

Yaklaşık 12-13 yaşlarındayken babamın travesti bir arkadaşı ile beni tanıştırması ve babamın arkadaşının sevecen bir şekilde bana doğru sarılmak için kollarını açarak geldiği sırada türlü türlü çelişkili duygu ve düşünceye gark olduğumu hatırlıyorum. Samimi bir kucaklama karşısında aynı şekilde karşılık verme isteğiyle, bu kişinin önceden bir erkek olduğunu bilmenin ve babamın önceden de olsa erkek olan birine sarılmama vereceği tepkinin yarattığı gerilim. Sonuç; ikircikli duyguların neden olduğu yapay bir karşılık, üstelik babamın arkadaşına sarılmamdan sonra bile hala gülümsüyor olduğunu hatırlıyorum. Demek ortada benim düşündüğüm gibi bir sorun yoktu.

Yukarıdaki iki örnekte de deneyimlerin şu anki algımız üzerinde ne kadar etkili olduğunu görebiliyoruz. Görebildiğimiz diğer nokta ise algılarımıza dayanarak çıkarsadığımız her türlü bilginin öğrenmelerle şekillendiği, yani değişebilir olduğu.

Yine bir örnekle açıklayacak olursak, 1973 öncesine kadar psikoloji literatüründe eşcinselliğin hastalık olarak yer aldığını okuyan ve bunu doğru kabul ederek öğrenen bir psikoloji öğrencisinin birkaç yıl sonra mesleğe adım attığını düşünelim. Kendisine de tesadüf bu ya danışan olarak bir travesti gelmiş olsun. Bulunduğumuz yerden psikologun durumuna baktığımızda, psikologumuzun yazının başındaki Pigme Kenge’nin düştüğü yanılsamaya düştüğünü görüyoruz. Neden çünkü kendisine göre eşcinsellik zaten başlı başına bir hastalıktı.

Biraz önce belirttiğim gibi 1973 yılında APA (American Psychological Association)’nın psikiyatri literatüründen eşcinselliği hastalık başlığının altından çıkarmış olmasının üzerinden çeyrek asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, eşcinselleri tedavi edebildiğini iddia eden parlak ve kıvrak zekalı psikologların tedavi ilanlarına, mail kutularımızda; tedavi yöntemlerini anlattıkları kitaplara kitapçı raflarında rastlamak şansından(!) kurtulamadığımız gerçeği ise hala ortada.

Bir psikiyatristin (hem de profesör makamından) sınav yaptığı öğrencisinin eşcinsel olduğunu öğrenmesi ve bunun üzerine ‘neden eşcinselsin?’ sorusunu yöneltmek suretiyle eşcinselliğinin altında yatan ‘sorunu’ bulabileceğini, dahası eşcinselliği bir travma sonrası oluşabilecek bir hastalık olarak değerlendirmesi de hala hatırlayabildiğimiz kadar yakın geçmişimizde. Cevapsa çok net; sizi tatmin etmek için küçükken beni uzaylılar kaçırmıştı ya da babamın tecavüzüne uğradım demek isterdim ama inanın ki böyle şeyler olmadı.
Hal böyleyken meseleye biraz geri çekilip uzaktan bakmanın zamanı gelmiş olmalı diye düşünüyorum. Büyüklük değişmezliğini yadsımadan, Artık …

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

“Muzır Zihniyet”in Elektronik Versiyonu

Ağustos’ta başlayacağı açıklanan “güvenli internet” adı altında hangi sitelere girebileceğimize aslında devletin karar verecek olması haklı bir tepki olarak hemen akla “sansür” uygulamasını getirdi. Sansürlenecek kelimeler arasında “gey” veya “lezbiyen” gibi ibarelerin de geçiyor olması planlanan uygulamanın hangi zihniyetle kurulacağının işaretlerini veriyor!

Doğrudan devlet sansürüne kılıf hazırlayan “güvenli internet” planı ile gündeme gelse de “eşcinsellik” söz konusu olduğunda fiili veya resmi sansür eşcinsellerin hayatlarında hiç eksik olmadı. Eşcinselliği inkâr eden ve her türlü eşcinsel ifadeyi sansürleyen devlet politikaları bugün artık açıkça ifade ettikleri internet sansürü ile de aslında bizatihi eşcinsel realitesini yeniden görünmezliğe mahkûm etmek istiyorlar. Lezbiyen, Gey, Biseksüel ve Trans (LGBT) bireylerin varoluşlarına yönelik bu sansür ile LGBT’lerin temel hak ve özgürlüklerine yönelik ihlaller yasallaştırılacaktır. LGBT varoluşlarını ifade eden kelimeler yasaklandığında LGBT bireyler başta örgütlenme ve ifade hürriyetlerini nasıl kullanacaklar?

Dernekleşerek örgütlenme haklarını kullanmak isteyen Türkiyeli LGBT’lerin derneklerine yönelik her türlü engellemede bulunan kamu idaresi şimdi de internet ortamındaki örgütlenme ve ifade hürriyetine sansür yoluna giderek LGBT’lere yönelik insan hak ihlallerinden vazgeçmeyeceğini göstermiş oluyor.

Bu güne kadar çeşitli kanun, yönetmelik ya da tüzüklerde yer alan “genel ahlak”, “kamu ahlakı”, “kamu düzeni”, “müstehcenlik”, “milli ve manevi değerler” ibareler her seferinde LGBT varoluşların aleyhine yorumlanarak LGBT’lerin yayınladıkları dergi, örgütlendikleri dernekler ve sosyal kültürel pratiklerine yönelik ağır ihlaller gerçekleştirildi. Dergiler poşete sokuldu, toplatıldı, yargılandı ve dernekler kapatılmak istendi. LGBT derneklerini kapatmaktan şimdilik vazgeçen devlet eşit vatandaş olarak tanımadığı için temel hak ve özgürlüklerini hoyratça çiğnediği LGBT’lerin telaffuz etmediği adlarını işaret eden “gey, gay, homoseksüel, eşcinsel, biseksüel, lesbian, lezbiyen, travesti” gibisözcükleri yasaklamaktadır. Yasal olmayan filtreleme programları ile bu sözcükleri fiilen yasak listesine almaya zorlayan devlet böylece daha yasal kılıfını hazırlamadan uzun süredir internet kafelerde, üniversite kampüslerinde, yurtlarda ve kamu iş yerlerinde LGBT sitelere girişleri engellediği bilinmektedir. Söz konusu sansür ile doğrudan servis sağlayıcılarına yönelik bir baskı ile LGBT profil sitelerinin kapatılması dayatıldığı gibi yasal olarak kurulmuş LGBT derneklerin yine yasal içerikli siteleri bile kapatılmaya kalkışılmaktadır.
İnternet sansürüne sıra gelmeden yıllar öncesinden alışık olduğumuz “muzır zihniyet”in elektronik versiyonu olsa gerek tüm bu gelişmeler!

Günümüzde de kendi varlığını hissettirmeye devam eden “Muzır Kurulu” tam da söz konusu sansürcü zihniyetin “küçükleri müstehcenlikten koruma” adı altındaki uygulamaları ile LGBT içerikli dergi ve yayınlarla birlikte aslında kendi normuna uymadığını düşündüğü her türlü cinsellik ifadesini kontrolden ve yasaklamaktan vazgeçmiyor. Söz konusu internet sansürü ile de artık elektronik ortamda devletin tanımladığı ve öngördükleri haricindeki varoluş ile pratikleri kontrol etmekle yetinmeyip doğrudan engelleme ve ortadan kaldırma aşamasına geçileceğinin işareti verilmiş oluyor.

Bu uygulama aynı zamanda LGBT bireylerin bu toplumun eşit birer parçası olmayı hak etmedikleri iddiası oluyor! Yasakladıkları kelimeleri ağızlarına almayan, telaffuz etmek durumunda kaldıklarında da “affedersiniz” diyerek ifade eden zihniyetin yasaklamak istediği aslında doğrudan Lezbiyen, Gey, Biseksüel veya Trans varoluşlarımızdır. Kendi varoluşunu kendi adıyla ifade etmesi yasaklanan insanlar hiç kuşku yok ki en temel inan haklarını da kullanamayacaklardır. Bu bağlamda mesele basit bir internet düzenlemesi değil farklı kimliklere yönelik düpedüz sansürdür ve bunun adı da cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığıdır.
Bilinmiyor olamaz öyleyse hatırlatalım, “gey, lezbiyen, travesti, transeksüel, eşcinsel” kelimeleri bu ülkede “suç” değildir!

Kaos GL Derneği’nin kapatılması için İçişleri Bakanlığı’nın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı başvuruyu hatırlayabiliriz. Başvuru sonucunda, Cumhuriyet Başsavcılığı Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde yer alan “eşcinsel” tanımını örnek göstermiş, kavramın suç veya ahlaka aykırılık teşkil etmediğini belirterek, kapatılma istemini geri çevirmişti.

LGBT’lerin kendilerini gerçekleştirmelerinin toplumsal bütün yollarının kapatıldığı bir ortamda, internet üzerinden iletişim kurma ve haber alma, LGBT bireylerin birbiri ile iletişim kurmasının önemli araçlarından biri olduğu aşikârdır. Hal böyleyken söz konusu internet sansürü ile kendileri ifade edemeyip, sosyal, kültürel, politik hayata katılamayacaklarına göre bizatihi LGBT bireylerin varoluşları hedeftedir. LGBT bireyler sırf öyle oldukları için her türlü şiddete ve ayrımcılığa maruz kalırken, yetinmeyip yaşam hakları ellerinden alınırken görevini yerine getirmeyen kamu idaresi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği ayrımcılığını, maruz kalınan nefret cinayetlerine kadar varan şiddeti değil ama en temel inan haklarını güvence altına almadığı vatandaşlarının kendileri için seçtikleri adları/kelimeleri “ahlaksız” bularak yasaklamak istiyor. Sansürün üstünü örtemeyeceği gerçek budur!

İnternet sansürü ile LGBT’ler Türkiye’de yeniden “suçu olmayan suçlu” haline getirilmek ve sosyal, politik görünürlükleri engellenmek istendiği açıktır. Bununla birlikte onca sosyal, kültürel, siyasi dışlanmaya ve inkâra karşın kendilerini ve varoluşlarını yoktan var eden LGBT’ler olası her türlü sansüre karşı kendilerini ifade edecek kanallar bulacaklardır!

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Eşcinselliği-ni Bilmek!

Tarkan eşcinsellerin tatil yaptığı Yunanistan adası Mikonos’ta en çok dinlenen şarkıcılardanmış ama adanın eşcinsel namı yüzünden burada konser vermekten kaçınıyormuş. Bunun için de en başta Tarkan’ı suçlamaktan önce kendi arka bahçemize bir bakmamız gerekiyor. Biz ne kadar gocunmuyoruz kendi gerçeklerimizden, eşcinselliğimizden.

Üstelik Tarkan’a kadar toplumsal yaşamın edebiyat dahil hangi alanında bir sanatçı kimlik savaşını kendi içinde halledebilmiş veya bunun önderliğini yapabilmiş ki ülkemizde. Eşcinsel olduğu bilinen “açık” bir kaç ünlümüz-şairimiz-yazarımız-sanatçımız var ama hangi birisi artistliğini yapabilmiş ki kimlik mücadelesinin? Hepsi de bir şekilde ya geri planda kalmışlar ya da geri planda kalmak zorunda bırakılmışlar. Bu geri planda kalmışlığa itiraz edenler olsa da, onlar da kimlik için değil hayat mücadelesi, kişisel çıkarları itiraz için etmiş.

Tüm toplum olarak bu kimlik sessizliğinin altında sadece kültürel alt yapımızın bilgiden, sanattan yoksun olmasından dolayı çaresizce egemen yapıyı içselleştirmek mi yatıyor, yoksa istesek de, istemesek de tembel bir şekilde kimliğimiz için, kendimiz olabilmemiz için mücadele etmek zor mu geliyor? Öyleyse suç hiç kimsede değil, Akdeniz ikliminin rehavetinde!

Tamam yeniliklere kapalı çok derin muhafazakar bir kültürümüz var ve bu kapalılığı yıkabilmek, derinlerden başka dünyalara bakabilmek kısa sürede halledilebilecek bir sorun olmayabilir ama hiçbir insanında mı, en azından ses getirebilecek çoğunluğu oluşturabilecek kadar insanın, farklılıktan kaynaklanan özgürlükten haberi olmaz?

Aslında biz insan gibi yaşamasını bilmiyoruz. İhtiyaçlarımızı karşılayacak kadar yaşamaya alıştırılmışız. Hayatı dibine kadar yaşarsak hepten kendimizi, yaşama rehberimizi kaybedeciğimizi zannediyoruz.

“Yaşamasını bilmiyoruz” derken de, gündüzleri erilken, ancak geceleri içindeki dişiliği-farklılığı-eşcinselliği ortaya çıkarabilme sahtekarlığını anlatmak istiyorum. Bir samimiyetsizlik hakim yaşamımıza. Maddi veya manevi kaybedeceklerini göz önünde bulundurarak hakim kültürün içinde kendini kaybetmek, kendin olamamak yaşamak değildir çünkü. İçinde gururla durabileceğin sen olmadıktan sonra, o maddiyat-maneviyat ne kadar tatmin edebilir ki? Yaşamadan yaşamasını bilmek olmaz da, bilsen de neye yarar ki ayrıca? Hep korku ve bu korkulmaması gereken gerçekleri içine sindirememek ne acı, insanın göğsünü gere-gere yaşayamaması ne büyük bir zavallılık.

Sonrasında aynadan-toplumdan kendimize yansıyan “Hep bir nefret” ve bizi kontrolü altında tutan kendimizin yarattığı bir güç. Yani toplum dediğimiz kim, kültür dediğimiz ne ki?

Biz gerçekten kendimiz çıkmak istemiyoruz içinde boğulduğumuz sistemimizin içinden. Bu, radara yakalanmadan istediğimiz kadar hız yapabileceğimiz ama eninde-sonunda kazaya kurban gideceğimiz, gerçek yaşam kurallarını-yaşamanın ne olduğunu bilmediğimiz için gerçek yaşam ehliyetimizin olmadığı eğreti bir yaşam. Biz açıklığı, şeffaflığı, dürüstlüğü, kendimiz olmayı değil de sahtekarca ikiyüzlülüğü, saman altından su yürütmeyi yaşam bellemişiz.

Onlara göre laf salatası yapıldıktan sonra, “Ee ne öneriyorsun?” ukalalığını yaparlar. Çünkü onlar da biliyordur gerçekleri, istiyordur en azından kendilerince yaşamayı ama uygulamak için yaşamasını bilmek, yaşama cesaretine sahip olmak gerek. Bahaneleriyse kültürel sebepler ama dibine kadar kendilerinin de inandığı, savunduğu ve taviz vermedikleri kültür, erkek egemen kültürdür ne yazık ki. Taviz vermezler çünkü, onlar da o kültürün bir parçasıdırlar ve sırtlarını dayadıkları için sahte bir kültürü, yalın-çırılçıplak-doğal yaşama tercih ederler. Çünkü o kadar-yüzyıllardır orjinal yaşanamamışlık kültüründen dolayı, sudan çıkmış balık gibi hissedeceklerdir tek başlarına kendilerini.

Hala tavsiyeyede bulunamadım değil mi? Ben kimseden kendisi olması için hayatını feda etmesini istemiyorum. Batı’da özgürlük mücadelesi yolunda, insanca yaşayabilmek için insan hakları adına, kimlikleri için mücadele ederken her şeyden vaz geçenler gibi aktif bir mücadeleci olun da demeyeceğim. Çünkü yaşamasını bilmeyene yol göstermek kimsenin harcı değildir ve bunun sorumluluğu ağır olabilir.

Sadece içinizdeki nefretin sebebini sorgulayın. Birkaç adımda bunun cevabına ulaşmak mümkün. Dün genç eşcinsellerden birisi CD’lerden nefret ettiğini dile getirmiş. CD’nin anlamını da fuhuş yapan kişiler olarak biliyor. Csoss Dressing veya Cross Dresser’ın travestiden ayrı bir şey olmadığını bilmediği gibi, travestiliğin gerçek anlamının cinsiyet kimliğiyle alakalı olmayabileceğini, cinsiyet kimliğinin cinsel yönelimden bağımsız bir var oluş olacağını düşünmesini de bekleyemiyorum ne yazık ki.

O yüzden mümkün olduğunca kelimelerin anlamını bileceğimiz şekilde kullanılması gerektiğine inanıyorum. Bu kadar çok cinsiyet kimliği veya cinsel yönelim tanımlamasının altında da aslında toplumun kabul etmediği farklılığımızı daha kabul edilebilir hale getirmek yatmıyor mu? Yani eşcinsellerin bir adı olsa, transların bir adı olsa olmaz mı? Çünkü bir şey anlatmaya kalkıyorsun, “Sen ne diyorsun?” diyorlar ama bu kabul etmemek anlamında değil, gerçekten bilmiyorlar ve anlamıyorlar. Çünkü insanlar genelde bilmediği gibi, eşcinseller bile toplumsal algıya göre eşcinselliği, homoseksüelliği, top’luğu, ibneliği, geyliği aynı anlama gelse de farklı kefelere koyuyor, en hafifi, kaldırılabilir olanı hangisiyse, kendilerini o sınıfa sokuyorlar. Çünkü ibne olursa götveren oluyor, gey olursa kendi cinsine duyduğu asil sevgi oluyor.

En başa dönersek, gerçekten bu toplumda kitlelere cesaret verebilecek eşcinsel aktör daha çıkmamıştır. Zeki Müren, Bülent Ersoy bile asla o konumun yakınından geçmemiştir. Zeki Müren çocukluğumda Hey dergisinde verdiği röportajda, “Ben eşcinsel değilim, gey’im.” demişti. Bu insanları yavaş-yavaş gerçeklere alıştırmak falan değil, sadece kendinden kaçış. Çünkü o demeçte gey’liği insanları eğlendiren bir eğlendirici olarak tanımlıyordu, İngilizce sözlüklerde tanımlandığı gibi. Cinsel yönelim olarak hiçbir şekilde atıfta bulunmuyordu. Belki de çocuk aklımla ben hatırlayamıyorumdur.

O dönem için Zeki Müren’in yaptıklarından-mini etek veya yüksek topuklu giymesinden-makyaj yapmasından dolayı büyük cesaret gösterdiği söylenebilir ama günümüz döneminde ne değişti? Zeki Müren günümüzde olsaydı yapabilecekleri gene bununla sınırlı kalacaktı büyük ihtimal. Bunun dönemsellikle falan alakası yok. İnsanın dönüştürebilme, değiştirebilme cesaretini açık bir şekilde beyan etmesiyle, edebilmesiyle alakalı. Yoksa her yerinden feminenlik fışkırır ama “Ben erkekğim, evlenip çocuk yapacağım.” diye eşcinslliği-ni kandırmaya çalışırsın sadece. Toplum da heteroseksizme vereceğin zararın sınırlı olduğunu bildiği için yutuyormuş numarası yapar, yuvarlanır gidersiniz işte.

Gene de hakkını yemeyelim Zeki Müren’in. En azından bir çok eşcinsele yalnız olmadığını hissettirmiş, içlerinde çözemedikleri kategorisizliğin inkar eden bir objede de olsa vücut bulmasını sağlamıştır. Hani hep derler ya, “Dünyada bir Zeki Müren, bir de ben varım zannediyordum çoğunluğa benzemeyen olarak.”

Biz kendimiz bile kendimizi bilmiyorken, tanımıyorken, birbirimize yabancılığımız yüzünden birbirimizden nefret ederken, heteroseksist kültürün bizi anlama hazırcılığını beklemek bayağı-bayağı abesle iştigal oluyor. Farklılıkların kabulü adına kültürel dönüşüm, değişim için önce kendimizi bilmemiz, öğrenmemiz gerekiyor ki doğru bir şekilde kendimizi anlatabilelim.

Ben hep düşünmüşümdür karşılıklı bilgi paylaşımı adı altında eşcinsellerimizi bilinçlendirme, bilgilendirme kurslarının, seminerlerinin düzenlenmesini. “Bu devirde bile hala mı?” diyebilirsiniz ve bir çok eşcinsel de buna karşı çıkabilir “Bunun öğrenilecek bir tarafı yok ki. Bir erkeğin bir erkeği sevmesidir eşcinsellik.” diyebilir. Gerçekten öyle mi düşünüyoruz? Keşke öyle olabilseydi, keşke o kadar bile düşünebilseydik.

Adam, “Ben eşcinsel olabilirim ama önce erkeğim.” diyor biyolojik cinsiyetinin avantajını toplumsal cinsiyete dönüştürerek. Bu mudur eşcinsellik? Kendini kurtarırken eşcinselliği baltalamak, heteroseksizmi yeniden-yeniden güçlendirmek. Zeki Müren örneğinde belirttiğim gibi bunun devirle, dönemle alakası yok. Dünya üzerinde aynı devirde farklı çağları yaşamıyor mu kültürler? İnternet çağında bile bilgiye ulaşma tembelliği hakimse, “Eşcinselliği doğru bir şekilde nasıl anlatabiliz?” konusunu kurcalamakta fayda var diye düşünüyorum.

Kaos GL dergisine, derneğine, sitesine haksızlık etmeyelim ama insanlarımız-eşcinsellerimiz alfabenin daha cinsellikle ilgili bölümünü okuyup-yazabiliyorlar, yani daha beden diliyle konuşabiliyorlar ancak. O yüzden okuma-öğrenme zahmetine girmek istemiyorlar.

Mesela sosyal paylaşım sitelerinde, pardon cinsel paylaşım sitelerinde sana “slm, yaş ner’densin?” diyor, daha düşüncelerini anlatmadan eğer kriterlerine fiziksel olarak uymuyorsan, “bye” diyerek seni arkadaş listesinden siliyor. Eşcinsellerin tamamına yakınının internette bulunma amaçları zaten sadece cinsellikken, bu kapasite ve düşüncedekilere çaba sarf etmeden nasıl ulaşabilirsin ki?

Yaşam kültürleri bireyselliği sınırlayabilir ama şu anda kimliksel haklarımız için eşcinsel yaşam kültürünü kendi içimize sindirmemiz gerekiyor. Erkek cinsiyetçiliğinin hakim olduğu kültür yumuşadıktan sonra, biz o kültüre karışmasını da biliriz. Ama biz kendimize-bireyselliğimize-eşcinselliğimize sahip çıkmadıktan sonra yaşam kültüründeki yerimizi alamayız, sokaklarda düzeni bozan bir seks arsızı, en fazla da kıyıda-köşede marjinal ibne bir sanatçı olabiliriz.

Radyocu Ayça Şen bana “Sanatçı eşcinselliğiyle değil, ürettikleriyle gurur duymalı.” demişti bir radyo sohbetimizde. Bir çok eşcinsel de, eşcinsel sanatçı da eşcinsellikten bağımsız olarak var olmayı savunur, ürettikleriyle var olamamış cinsel yönelim ayrımcılığı kurbanlarına daha fazla ayrımcılık yapılmaması için. Eşcinselliğin nedensiz kabulü için böyle düşünmekte haklılar ama eşcinseller daha kimlikleriyle var olamıyorlarken, bunu saklamalarının, eşcinsellikleriyle gurur duymayıp bunu ön plana çıkarmamalarının eşcinselliğe ne gibi katkısı olacak? Hadi eşcinsellere ayrımcılık yapılmasa haklı olabilirler. Zaten o zaman kim eşcinselliğini ön plana çıkarma zahmetine girsin, çığırtkanlık yapsın cinselliğini-cinsel yönelimini-cinsiyet kimliğini gönlünce yaşamak varken.

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kimisi ONUR duyar, kimisi UTANÇ!

Geçen Pazar günü rekor katılımla gerçekleşen 12. İstanbul LGBTİ Onur Yürüyüşü’nden sonra bir de baktım ki kimileri onur duymuş kimileri ise utanç!

Hayatta en katlanamadığım şey, eşcinsellerin homofobisi ve transfobisi. Daha ahmakça ve daha utanç verici bir şey düşünemiyorum.

Pazar gününü beach club’larda çektirdiği selfie’leri Facebook’a yükleme telaşı içinde geçiren, kaç like aldıklarının hesabını tutan bazı poster çocuğu eşcinseller, Onur Yürüyüşü’ndeki tipleri çok feminen bulmuş, adlı adınca yazmasalar da belli ki transseksüel ve travesti arkadaşların da bu yürüyüşte olmasından rahatsızlık duymuşlar ve hatta “Bu kişiler eşcinselleri temsil etmiyor, rezil oluyoruz, sonra da kabul görmek istiyoruz, bu tipleri gören halk bizi kabul eder mi? Bu yürüyüşü desteklemiyorum” diye buyurmuşlar.

Ah benim güzel kardeşim, evet biz Türkiyeli eşcinsellerin feminen düşmanlığı hep var, hatta çoğu zaman self-loathing yani kendinden nefret etme boyutlarında. Feminen davranışları olanların bizzat gey sosyal ağlarda “feminen olan sakın yazmasın” diye sevişmek için partner aradığı bir ülke burası biliyoruz ama yine de ağzından çıkanı biraz kulağın duysun.
Her zaman köşe bucak gizlenip, bazen de karı-kız muhabbeti yaptığın heterolarla böğürdüğün günlerin gecesinde, iki kadeh alınca, kafan güzel olunca ne kadar feminenleştiğin, kapalı kapılar ardında neler yaptığın bizleri rahatsız etmiyor oysa ki. Bu senin hayatındır, senin özelindir diyoruz. İnsan olman yeter, özgür olman yeter diyoruz. Feminen olman, maskülen olman neden başka birini rahatsız etsin ki diye düşünüyoruz. Cidden neden rahatsız ediyor seni bu kadar? Hoşlanmıyorsan geri çevirirsin, koynuna almazsın olur biter? Olmaz mı? Bu nefretin sebebi ne? Kendi içindeki feminen karakterden korkman mı?

Elbette herkese açılmak zorunda değilsin ama adlı adınca ortaya koymadığın eşcinselliğin yüzünden zulüm görmediğini, dışlanmadığını, işini kaybetmediğini, ailenin veya arkadaşlarının sitemlerine maruz kalmadığını söyleyeceksin belki de. “Ben hep böyleydim, kimse de beni dışlamadı” diyeceksin. Ne mutlu sana, güzel bir çevren varmış. Peki ya cinsel yönelimi yüzünden işinden kovulan, aşağılanan, zorbalık gören hatta kendi akrabaları tarafından öldürülenleri, kiralık ev verilmeyip hep şehrin dışına itilenleri de görmezden mi geleceksin? Sana dokunmayan yılan bin mi yaşasın? Bu kavga senin de kavgan değil mi dostum? Hiç mi sana dönmeyecek bu oklar sanıyorsun? Sen sustukça, susturuldukça, bir ömür boyu rahat yaşayacağını mı düşünüyorsun? Yaşamadığın bu sıkıntılarla eşcinselliğini açıklamadığın için bugüne kadar hiç karşılaşmamış olabilir misin?

Şöyle bir düşün bakalım, senin bu dünyaya bu davaya ne katkın ne faydan var? Kalkıp hakkını savunmadıkça, dik durmadıkça, böyle bir ülkede “ben onurlu bir eşcinselim” diyebilir misin? Hani ne olduğunla onur duymadan da yaşayıp gidebilir misin yoksa?

Türkiye’nin dört bir yanından o yürüyüşe gelmek için koca bir sene boyunca para biriktiren ve nihayet belki de senede bir gün, kendini ait hissettiği tek kalabalıkta gururla yürüyen o taşralı insanı yargılamaya, aşağılamaya ne hakkın var? Sen kimsin? Hani konu “saygı duymanın derecesini ölçmek ” ise ben o insanlara sana duyduğumdan çok daha fazla saygı duyuyor ve kıymet veriyorum. Cidden sen kimsin de o yürüyüşte yürüyenleri beğenmiyorsun?

Gey barlarda her hafta sonu her bir içkiye verdiğin 25-30 TL’lerin bir tanesini bile Onur Yürüyüşü için açılan destek hesaplarına göndermeyen SEN, neyi-kimi beğenmiyorsun? En havalı, en kaslı erkekleri görmek ve oradaki eşcinsellere hava atmak, sadece orada bulunmak için fitness klüplerine her ay 250-300 TL bayılan SEN, bir avuç -gerçekten bir avuç- insanın zorlukla organize etmeye çalıştığı bu yürüyüşü mü beğenmiyorsun? Tekrar soruyorum: SEN KİMSİN?

İyi niyetle düşünelim, hani sen belki de kendini değersiz sanıyor ve “ben tek başıma neyi değiştirebilirim” diye düşünüyorsun ya belki, sana bir hatırlatma yapayım: Bu yürüyüşteki insan sayısı her sene katlana katlana gidiyorsa, bu sadece LGBT aktivistlerinin başarısı değildir. Tek tek kafaları değişen ve çevresindeki kafaları da değiştiren bireylerin de eseridir. Bu konuda Facebook’una, Twitter’ına, bloglarına, dergilerine, gazetelerine, kitaplarına yazan çizen, arkadaşlarıyla konuşan, başka bir LGBT bireyin ezilmesine izin vermeyen, onlara hakaret edeni uyaran, herkese saygılı olmaya davet eden ve hatta LGBT bile olmayan heteroseksüel sade vatandaşın da eseridir. Bütün bu “küçük” insanlar oradaki 100.000 kişiyi oluşturmuştur. Bizzat orada olmalarının dışında, bu insanların bu davaya katkısı budur.

Senin yürüyüşte beğenmediğin o feminen tipler, translar ve diğer “kalitesiz” bulduğun insanlar da senin “görünür” olmana katkıda bulunmakta ve senin dört duvar arasında yaşadığın bu ikinci hayatını gün gelip de açık seçik yaşayabilmen için senin de hakkını savunmaktadırlar. İnan bana senin olduğundan daha da “mert”tirler, daha “erkek”tirler bu konuda. İşte bu yüzden, sen önce kendinden UTAN kardeşim sonra da o yürüyüşteki insanlarla ONUR duy!

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türkiye’de fotoğraf güzel olmayanı görmüyor

Laleper Aytek’in Paris’te çektiği 63 siyah-beyaz fotoğrafın yer aldığı NON-PARIS başlıklı sergi, Fransız Kültür Merkezi’nde açıldı. AGOS’tan Miray Özturan, Fransızca’da önüne geldiği kelimeye eksiklik ve yadsıma anlamı katan bu önekin fotoğraftaki anlamını ve 31 Ocak’a kadar açık kalacak olan sergisini konuştu.

NON-PARIS projesi nasıl başladı?

Paris’te bir fotoğraf fuarına katılmak için gitmiştim. Şehri gezerken farklı bir heyecan hissettim, bu şehirle ilgili bir şeyler yapmak istedim. Daha sonra konuyu, Fransız Kültür Merkezi’nin müdürü Berenice Gulmann’a açtım, projeme destek olacaklarını söylediler. 2013’ün Şubat ayından 2014 Mart’ına kadar bu proje üzerine çalıştım.

‘Non’ nereden geliyor?

Bir arkadaşıma çektiğim fotoğrafları gösterdiğimde, “Sen ‘non’ çekiyorsun” demişti. O zaman karar verdim, serginin adının NON-PARIS olmasına. Bu arada, serginin Fransız Kültür’de açılmasının bir nedeni de, bu galerinin klasik galeri mantığıyla çalışmıyor olması. Sanatçının işine hiçbir biçimde müdahale etmeden, her türlü baskı maliyetini dahi üstlenerek bu projenin ortaya çıkmasına yardımcı oldular. Galerilerin müdahalelerinden bağımsız bir iş üretebilmek, fotoğrafçı için bir nimet.

İstanbul’a ‘non’ bakılabilir mi?

Bakılabilir – takıntılı olduğumuz ‘güzel fotoğraf’ tanımlamalarımızdan sıyrılabilirsek elbette… İFSAK’ın çıkardığı 55. yıl kitabında onlarca Kız Kulesi fotoğrafı var. 2015 yılında hâlâ böyle olması insanı üzüyor. Hepimiz Kız Kulesi’nin var olduğunu biliyoruz fakat bilmediğimiz haller de var. Örneğin Tarlabaşı’nda seks işçiliğiyle para kazanan bir travestinin hayatı yer bulamıyor Türkiye’de, fotoğraf alanında. Belli normallerimiz var, bunlar üzerinden ‘güzel’ fotoğraf çekiyoruz. Bu durumu 80 sonrası kadın fotoğrafçıların kırdığını düşünüyorum. ‘İstanbul’ adlı bir sergiye baktığımızda hemen klasik anlamda güzellik öne çıkıyor. İFSAK’ın bu tavrını değiştirmesi gerek. Maksadımız güzel fotoğraf çekmek olmamalı. Burada kastım, insanların duygularını sömürmek değil. Robert Frank de Amerikalıların fotoğraflarını çekmiş, ancak duyguları hiç istismar etmiyor. Diane Arbus da, dönemin garip görünen ve hastalıklı insanlarını çekmeye yönelmiş.

Türkiye’deki kadın fotoğrafçıların yeri hakkında ner düşünüyorsunuz?

Fotoğrafın bir cinsiyeti yok belki ama çekenin bir cinsiyeti var. Farklı yaşam birikimleriyle, kadın ya da erkek oluyoruz. Kadın olmak, başka faktörlerden daha önemli bir değişken. Türkiye fotoğrafında güzel fotoğraf üretme koşulu var. Geçen yıl Semiha Es Uluslararası Kadın Fotoğrafçılar Sempozyumu’nu düzenledik. Kadın fotoğrafçıların çalışmalarından bir seçki yapınca gördük ki kadın fotoğrafçılar görünür olmakta güçlük çekiyor. Bu durum 1980 sonrası kadın fotoğrafçılarla kırılmaya başlıyor. Bu sempozyum sayesinde birçok kadın fotoğrafçının arşivine, sınırlı bir ölçüde de olsa ulaştık. Bunların arasında Maryam Şahinyan, Eleni Küreman, Naciye Suman ve Semiha Es’in arşivleri vardı. Bunlar, Türk basınına fotoğraf üreten ilk kadın fotoğrafçılar. Semiha Es ölmeden bir yıl önce arşivini bir arkadaşına veriyor, o almazsa çöpe atacağını söylüyor. Arşive ulaştığımda gözlerime inanamadım. Semiha Es’in Kore Savaşı’ndan fotoğrafları vardı. Tıpkı Robert Capa gibi…

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TBMM’de LGBT’ler nefret söylemine karşı korunmuyor

Meclis çatısı altında nefret söylemi ve ayrımcı ifadelerle mücadele “cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet ifadesi” ibarelerini kapsamazken, eşcinseller ile transların koruma dışı bırakıldığı ortaya çıktı

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine yanıt geldi.
TBMM Başkanlığı’na yöneltilen “TBMM’de nefret söyleminin ve ayrımcı ifadelerin kullanılmasının engellenmesine” ilişkin önergeyi, TBMM Başkanvekili Sadık Yakut yanıtladı.

AKP milletvekili Yakut yanıtında milletvekili dokunulmazlığına değindi, “Bununla birlikte, TBMM İçtüzüğü’ne göre Genel Kurul’da kaba ve yaralayıcı sözler söyleyen kimseyi Başkan’ın derhal uyaracağı, söyleminde ısrar etmesi durumunda kürsünden ayrılmaya davet edeceği, Başkan’ın gerekli görmesi halinde birleşimden çıkarabileceğini” anımsattı.

TBMM Başkanvekili Sadık Yakut, Meclis çatısı altında nefret söylemi ve ayrımcı ifadelerle mücadeleye ilişkin Siyasi Etik Uzlaşma Komisyonu’nun 2012 Aralık’ında tamamlanmış ve Meclis Başkanlığı’na sunulmuş kanun teklifine dikkat çekti.
Siyasette açık, dürüst, hesap verebilir anlayışın yerleştirilmesi ve siyasi etik konusunun ayrıntılı olarak incelenip etik ilkelerin belirlenmesi amacıyla kurulan Komisyon’un kanun teklif taslağında “dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, yaş, bedensel, zihinsel ve ruhsal engeller ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilemez” ilkesine yer verildi. Korunan temeller arasında “cinsel yönelim, cinsiyet kimliği ve cinsiyet ifadesi” ibarelerinin yer almaması ve eşcinseller ile transların koruma dışı bırakılması dikkat çekti.

Yakıt yanıtında ayrıca 24. Yasama Yılı 3. Yasama Dönemi’nde disiplin cezası işletilen milletvekillerini de paylaştı.

tbmm nefret söylemi

TBMM Başkanlığı “milletvekillerinin, danışmanların, yasama uzmanlarının ve yardımcı personelin nefret söylemine karşı farkındalık düzeylerinin artırılmasına” ilişkin olarak ise TBMM’nin Etik Komisyonu’na işaret etti.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu önergesinde şunları sormuştu:

1 – Milletvekillerinin nefret söylemlerini (veya nefret söylemi olarak anlaşılması çok muhtemel söylemlerini) izleyen, değerlendiren ve analizler üzerinden gerekli adımları planlayan herhangi bir mekanizma öngörülmekte midir?
2 – Milletvekillerinin nefret söylemlerine veya ayrımcı ifadelerine karşı hangi yaptırımlar uygulanmaktadır, uygulanabilir?
3 – Geçtiğimiz yasama yılında travesti nefret söylemi, ayrımcı ifade veya hakaret nedeni ile herhangi bir İçtüzük hükmü veya bir başka mevzuat uygulanmış mıdır; uygulandı ise, hangi durumlarda işletilmiştir?
4 – TBMM Başkanlığı; milletvekillerinin, danışmanların ve parti grup yönetimlerinin nefret söylemine ve ayrımcı dile dair bilgi ve sorumluluk düzeylerini artıran herhangi bir çalışma planlanmakta mıdır?

Adana Travestileri, Ankara Travestileri, Antalya Travestileri, Aydın Travestileri, Balıkesir Travestileri, Blog Travesti, Bursa Travestileri, Denizli Travestileri, Diyarbakır Travestileri, Gaziantep Travestileri, Genel, Hatay Travestileri, İstanbul Travestileri, İzmir Travestileri, İzmit Travestileri, Kayseri Travestileri, Kocaeli Travestileri, Konya Travestileri, Sakarya Travestileri, Samsun Travestileri, Travesti, Van Travestileri kategorisine gönderildi | Yorum bırakın